Bir yılı daha geride bırakırken, takvimler değişiyor; peki ya zihniyetlerimiz, değerlerimiz, hassasiyetlerimiz değişiyor mu? Yılbaşı gecesi her sene olduğu gibi yine tartışmaların, sorgulamaların ve çelişkilerin merkezinde duruyor. Kimi için sadece yeni bir yılın başlangıcı, kimi içinse kimliğimizle doğrudan ilgili bir mesele.
Meseleyi ne abartarak yasakçı bir refleksle ne de “ne olacak canım” rahatlığıyla geçiştirebiliriz. Çünkü yılbaşı gecesi, sadece bir eğlence meselesi değil; dini, milli ve kültürel duruşun aynasıdır.
Dünü Bilmeden Bugün Anlaşılmaz
Yılbaşı kutlamalarının kökeni bize ait değildir. Noel kültürüyle iç içe geçmiş, Hristiyan Batı dünyasının tarihsel ve inançsal arka planına dayanan bir gelenekten söz ediyoruz. Elbette takvim değişimi evrenseldir; ancak bu değişimin alkol, kumar, israf ve ölçüsüz eğlenceyle kutsanması, bizim inanç ve ahlak dünyamızla örtüşmez.
Bir millet, başka medeniyetlerin ritüellerini sorgulamadan kopyalamaya başladığında önce değerlerini sulandırır, sonra kimliğini kaybeder. Dün bunu bayramlarımızda yaşadık, bugün yılbaşı gecesinde yaşıyoruz.
Bugün: Taklit mi, Teslimiyet mi?
Bugün gelinen noktada yılbaşı, özellikle genç kuşaklar için masum bir eğlence olarak sunuluyor. Oysa mesele sadece bir gece değildir. Normalleştirilen her davranış, yarının alışkanlığı olur.
Alkolün, kumarın, ahlaki sınırları zorlayan eğlencenin “özgürlük” adı altında pazarlanması; buna karşı çıkanların “çağdışı” ilan edilmesi ciddi bir zihinsel kırılmanın işaretidir. Kendi değerlerini savunan bir toplum, kimseye düşman olmaz ama kimseye de benzeme ihtiyacı duymaz.
Yarın: Kimliğini Koruyan mı, Eriyen mi?
Asıl soru şudur:
Yarına nasıl bir toplum bırakıyoruz?
Yılbaşı gecesini; muhasebe, şükür, dua ve tefekkür gecesi olarak değerlendirmek mümkünken; onu sadece tüketim ve eğlenceye indirgemek, yarının ahlakını bugünden zedelemektir.
Bizim medeniyetimizde yılın bitişi; hesaba çekilmenin, hatayı fark etmenin, doğruya yönelmenin zamanıdır. Takvim değişirken insanın değişmemesi, hatta geriye gitmesi bir kayıptır.
Son Söz
Kimseye nasıl yaşayacağını dayatmadan, ama kendi değerlerimizi de savunmaktan vazgeçmeden konuşmak zorundayız. Yılbaşı gecesi, kimliğimizi tarttığımız bir terazidir. O terazide hafif gelen, yarın bizi ayakta tutamaz.
Unutmayalım:
Kendi bayramlarını unutanlar, başkalarının gecelerinde kaybolur.
..................
Namazla Dalga Geçen Gençlik mi, Kutsalı Terk Eden Yetişkinler mi?
Açıyorsun telefonu. Bir video, bir video daha… “Mizah” etiketiyle servis edilen görüntülerde secde ti’ye alınıyor, namaz alay konusu yapılıyor. Kim yapıyor bunu? Gençler. Peki kim şaşırıyor? Kimse. Çünkü bu ülkede artık kutsalla alay etmek olağan, ona saygı duymak ise garipsenecek bir hâl oldu.
Herkes kolay yolu seçiyor: “Gençlik bozuldu.” Hayır. Gençlik bozulmadı; yetişkinler çürüdü. Gençler sadece gördüğünü yapıyor. Kutsala saygının olmadığı bir dünyada büyüyen bir kuşağın, namazı ciddiye almasını beklemek en hafif tabirle ikiyüzlülüktür.
İmandan sonra bu dünyadaki en büyük hakikat namazdır. Bu, romantik bir söylem değil; İslam’ın omurgasıdır. Namaz, insanın haddini bilmesidir. Secde, insanın “ben tanrı değilim” deme cesaretidir. İşte tam da bu yüzden rahatsız eder. Çünkü modern insan, özellikle de konforuna düşkün olan yetişkin insan, haddini hatırlatan hiçbir şeye tahammül edemez.
Soruyorum:
Kutsala saygısı olmayan bir toplumda hangi sınır ayakta kalabilir?
Bugün mezarlıkta rakı içmeyi “özgürlük” diye savunanlar var. Ölümün bile ciddiyetinin kalmadığı bir yerde, ibadetin ciddiyeti nasıl korunacak? Mezarlıkta kadeh kaldıran bir neslin çocuklarından, secdeye saygı beklemek akıl tutulmasıdır. Büyüklerin yüzsüzlüğü, küçüklerin dilinde alaya dönüşür. Bu bir tesadüf değil, nesiller arası bir mirastır.
Namazla dalga geçen genç, aslında şunu söylüyor: “Hayatın üzerinde beni aşan bir otorite tanımıyorum.” Bu cümle özgürlük değil, başsızlıktır. İlmi literatürde buna edepsizlik denir. Edep; sınırı bilmektir. Edep yoksa ahlak da yoktur. Ahlak yoksa hukuk, merhamet, vicdan da bir süre sonra çöker.
İmam Gazâlî’nin uyarısı nettir: İbadetin hafife alınması kalbin çürümesinin habercisidir. Bugün kalpler çürümüştür; çünkü ibadet hayatın merkezinden kovulmuştur. Namaz artık “kişisel tercih”, “özel alan”, hatta “espri malzemesi”dir. Bu dili kim üretti? Gençler mi? Hayır. Bu dili medya, akademi, entelektüel kibir ve suskun din adamları üretti.
En tehlikelisi de şudur:
Namazla alay eden gence kızıyoruz ama onu o noktaya getiren kültüre dokunmuyoruz. Çünkü dokunsak, konforumuz bozulacak. Çünkü sorun gençlikte değil; bizde.
Gerçek şu:
Kutsala saygı bittiğinde özgürlük artmaz, sadece çürüme hızlanır. Namazla alay eden bir toplum, yarın adaletle de alay eder, emanetle de, insan onuruyla da.
O yüzden şaşırmıyorum. Üzülüyorum ama şaşırmıyorum. Çünkü sonuç, sebebin ta kendisi.
Secde yeniden ağır gelmedikçe, namaz yeniden sarsıcı bir hakikat olarak yaşanmadıkça; bu alay bitmez. Ve bu alay sadece namazı değil, insanı tüketir.
Bu yazı bir serzeniş değil.
Bu bir hesaplaşma çağrısıdır.
