Bugüne kadar çoğu zaman seyrettik. Gördük, duyduk, üzüldük, ah çektik… Kimi zaman “Yazık oldu” dedik, kimi zaman “Allah yardımcısı olsun” diyerek yolumuza devam ettik. Söz verdik fakat eylemde yabancı kaldık. Acıyı uzaktan izledik, yarayı gördük ama elimizi yaranın üzerine koyamadık.
Oysa insan olmak, yalnızca acıyı fark etmek değildir. İnsan olmak, fark ettiğin acının karşısında sorumluluk almaktır.
Bir araştırmacı, gazeteci ve yazar olarak toplumun içinde yaşayan; sokağın sesini, insanların derdini, sessiz çığlıklarını ve görünmeyen yaralarını yakından gözlemleyen biri olarak şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Toplumun birincil sorunlarına değinmek, haksızlıkların üzerine gitmek, mağdurun yanında durmak ve insanı hak ettiği değere ulaştırmak yalnızca bir meslek görevi değildir. Bu, hepimizin insanlık görevidir.
Çünkü bu dünyaya sadece makam için gelmedik.
Servet biriktirmek, birbirimizle yarışmak, daha çok kazanmak, daha çok tüketmek ve “Ben” diyerek ömrümüzü geçirmek için gelmedik.
Bu dünya bir imtihan meydanıdır.
Ve bizim en büyük imtihanımız insandır.
Komşumuzdur, yetimdir, yaşlıdır, hastadır, işsizdir, çaresizdir, dışlanandır, hakkı yenendir, sesi duyulmayan kadındır, geleceği elinden alınan gençtir, yalnız bırakılmış çocuktur.
Kısacası bizim imtihanımız, karşımıza çıkan insandır.
Bir insan açken bizim soframızın bolluğu eksik kalır.
Bir insan çaresizken bizim huzurumuzun bir tarafı yarımdır.
Bir insan haksızlığa uğrarken susuyorsak, yalnızca onun değil, kendi vicdanımızın da hakkını çiğnemiş oluruz.
Bir çocuğun gözlerindeki umutsuzluğu görüp yolumuza devam ediyorsak, sahip olduğumuz bütün imkânların anlamını sorgulamamız gerekir.
Çünkü insanlığın ölçüsü, güçlüye ne kadar yakın olduğumuz değil; güçsüzün yanında ne kadar durduğumuzdur.
artık sadece konuşma zamanı değil
Toplum olarak çok konuşuyoruz.
Her konuda bir fikrimiz var. Sosyal medyada saatlerce tartışıyor, öfkeleniyor, eleştiriyor, suçluyor ve birbirimizi yargılıyoruz. Fakat gerçek hayatın kapısından içeri girdiğimizde çoğu zaman o büyük sözlerin küçücük bir davranışa dönüşmediğini görüyoruz.
Bir paylaşımı beğenmek kolaydır.
Bir cümle kurmak kolaydır.
“Yanındayız” demek kolaydır.
Asıl mesele, yanında gerçekten durabilmektir.
Bir mağdurun kapısını çalmak, bir çocuğun eğitimine katkı sunmak, yaşlı bir insanın ihtiyacını karşılamak, işsiz bir insanın elinden tutmak, haksızlığa uğrayanın sesini duyurmak, yanlış gördüğümüz bir uygulamaya itiraz etmek, bir insanın yeniden hayata tutunmasına vesile olmak…
İşte gerçek insanlık budur.
Çünkü iyilik, alkış beklediği anda değer kaybeder.
İyilik kameraya ihtiyaç duymaz.
Vicdan, seyirci istemez.
Merhamet, reklam istemez.
İnsanlık, karşılığını hemen almak için yapılmaz.
bir toplum ne zaman çöker?
Bir toplum yalnızca ekonomik sıkıntılarla çökmez.
Bir toplumun asıl çöküşü, vicdanların sessizleşmesiyle başlar.
Haksızlık karşısında insanlar “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeye başladığında…
Yoksulluk karşısında zenginler yalnızca kendi konforlarını düşündüğünde…
Gençler gelecekten umudunu kestiğinde…
Yaşlılar unutulduğunda…
Çocukların hayalleri yoksullukla sınırlandığında…
İnsanlar birbirinin derdine yabancılaştığında…
İşte o zaman toplumun duvarlarında görünmeyen çatlaklar oluşur.
Ve unutmayalım:
Bugün başkasının kapısında duran dert, yarın bizim kapımızı çalabilir.
Hayatın bize ne getireceğini bilmiyoruz. Bugün güçlü olan yarın desteğe ihtiyaç duyabilir. Bugün yardım eden yarın yardıma muhtaç olabilir. Bugün başkasının gözyaşına omuz veren insan, yarın kendi gözyaşını silecek bir el arayabilir.
Bu nedenle iyilik bir lüks değil, toplumsal bir zorunluluktur.
insan, insanın imtihanıdır
Bize verilen en büyük nimetlerden biri, başka insanların hayatına dokunabilme imkânıdır.
Bazen bir telefon…
Bazen bir kapı…
Bazen bir ekmek…
Bazen bir iş imkânı…
Bazen bir güzel söz…
Bazen yalnızca “Ben buradayım” diyebilmek…
Bir insanın hayatını değiştirmeye yetebilir.
Belki verdiğimiz yardımın miktarı küçüktür ama karşı taraf için anlamı büyük olabilir.
Bir insanın bütün dünyası yıkılmışken ona uzatacağımız küçük bir el, onun yeniden ayağa kalkmasının başlangıcı olabilir.
İşte bunun için iyiliği küçümsememeliyiz.
“Ben ne yapabilirim ki?” diyerek kenara çekilmemeliyiz.
Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştirmek için dünyayı değiştirmemiz gerekmez.
Onun dünyasına dokunmamız yeterlidir.
gazetecinin görevi yalnızca haber vermek değildir
Araştırmacı gazetecilik, toplumun aynasını tutmaktır.
Aynada görmek istemediğimiz görüntüleri de göstermek gerekir.
Güzeli yazmak kolaydır; çirkinliği ortaya koymak cesaret ister.
Güçlünün sözünü aktarmak kolaydır; sesi duyulmayanın sesini duyurmak sorumluluk ister.
Bir makam sahibinin açıklamasını yazmak kolaydır; sokaktaki insanın gerçek hikâyesini araştırmak emek ister.
Bizim görevimiz yalnızca olayları anlatmak değil, olayların arkasındaki insanı görmek ve göstermek olmalıdır.
Çünkü her haberin arkasında bir hayat vardır.
Her rakamın arkasında bir aile vardır.
Her ekonomik göstergenin arkasında bir mutfak vardır.
Her işsizlik oranının arkasında bir gelecek kaygısı vardır.
Her mağduriyetin arkasında bir insan vardır.
Ve insanı kaybettiğimiz yerde gazeteciliğin de, siyasetin de, ekonominin de, sosyal hayatın da anlamı azalır.
kendimize şu soruyu sormalıyız
Bugün kaç insanın hayatına dokunduk?
Kaç kişinin derdini dinledik?
Kaç kişinin yükünü hafiflettik?
Haksızlık karşısında kaç kez sustuk?
Sırf başımıza iş gelmesin diye kaç kez görmezden geldik?
Bir insanın gözyaşını görüp kaç kez “Beni ilgilendirmez” dedik?
Ve en önemlisi:
Kendimizi iyi insan olarak görmemiz için gerçekten iyi şeyler yaptık mı, yoksa sadece iyi insan olduğumuzu mu düşündük?
Bu sorular kolay sorular değildir.
Fakat insanın kendisiyle yüzleşmesi bazen en büyük devrimdir.
artık seyirci olmayalım
Geliniz, birbirimizin hayatına yabancı olmayalım.
Bir insanın derdini duyduğumuzda kulaklarımızı kapatmayalım.
Bir haksızlık gördüğümüzde susmayalım.
Bir mağduriyet gördüğümüzde “Bana ne?” demeyelim.
Bir insanın elinden tutabileceğimiz halde geri çekilmeyelim.
İyiliği yalnızca özel günlere, kampanyalara ve gösterişli organizasyonlara hapsetmeyelim.
İyilik bir hayat tarzı olsun.
Çünkü bu dünya bize miras kalmadı; bizden sonraki nesillere emanet edildi.
Bize düşen, ardımızda daha fazla bina, daha fazla para veya daha fazla unvan bırakmak değil sadece…
Ardımızda daha az gözyaşı, daha fazla umut, daha fazla adalet ve daha fazla insanlık bırakabilmektir.
Günün sonunda herkes sahip olduğu makamı, serveti ve şöhreti geride bırakacak.
Geride kalacak olan, insanların gönlünde bıraktığımız izdir.
Bir yetimin duası…
Bir annenin minnettarlığı…
Bir gencin yeniden yeşeren umudu…
Bir mazlumun “Beni yalnız bırakmadılar” diyebilmesi…
Belki de bütün hayatımızın en büyük kazancı budur.
Unutmayalım:
İnsan, insana emanettir.
Ve bizim asıl imtihanımız, karşımızdaki insanın kim olduğu değil; bizim ona nasıl davrandığımızdır.
Artık seyretmek yerine sorumluluk alalım.
Artık konuşmak yerine harekete geçelim.
Artık ah çekmek yerine yaraya merhem olalım.
Artık başkasının acısını uzaktan izlemek yerine o acının bir parçasını omuzlayalım.
Çünkü insanlığın en büyük yenilgisi kötülüğün kazanması değil, iyilerin seyirci kalmasıdır.
Ve belki de bugün kendimize vereceğimiz en önemli söz şudur:
Bir daha hiçbir insanın acısına kayıtsız kalmayacağız.
Çünkü biz bu dünyaya yalnızca yaşamak için değil, insanlığımızı ispatlamak için geldik.
İmtihanımız insandır.
Öyleyse insanın yanında duralım.
İnsanı yaşatalım.
İnsana değer verelim.
Ve insanlığın gereğini yapalım.
Çünkü yarın çok geç olabilir.
Vesselam.