Antalya’da yağan yağmur değildi aslında. Dün yağan şey; yıllardır biriken ihmal, plansızlık ve “sonra bakarız” anlayışıydı. Sağanak ve kuvvetli rüzgâr bahaneydi; taşkınlara teslim olan ilçeler, yerle bir olan seralar, suyla dolan evler bu kentin kaderi değil, yönetsel tercihlerinin sonucuydu.
Bir gecede aylarca emek verdiği serası yıkılan çiftçi için bu tablo bir “doğal afet” değil, açık bir çaresizliktir. Camı kırılan, naylonu uçan sera sadece bir üretim alanı değildir; borçtur, umuttur, çocukların okul masrafıdır. Ama bu ülkede afet olduktan sonra herkes konuşur, afet olmadan önce kimse sorumluluk almaz.
Evini, dükkânını su basan vatandaş için de durum farklı değil. Aynı sokak, aynı mazgal, aynı taşkın… Her yıl aynı manzara. Peki değişen ne? Yağmur mu suçlu, yoksa altyapıyı yıllardır görmezden gelenler mi?
İklim değişikliği artık bir teori değil; kapımıza dayanmış bir gerçek. Ama biz hâlâ plansız yapılaşmayı teşvik ediyor, dere yataklarını imara açıyor, altyapıyı “idare eder” mantığıyla yönetiyoruz. Sonra da her selden sonra aynı cümleleri duyuyoruz:
“Gereken yapılacak.”
Ne zaman? Kaçıncı afetten sonra?
Siyaset, sadece seçim zamanı seraya girip fotoğraf çektirmekle olmuyor. Siyaset, o serayı ayakta tutacak politikayı üretmekle olur. Çiftçiyi kaderine terk edip, zararı afişlerle telafi etmeye çalışmak vicdanları da, sofraları da doyurmuyor.
Bu şehir turizmin başkenti olabilir ama unutulmasın: Antalya aynı zamanda tarımın kalbidir. O kalp her selde biraz daha yoruluyor, biraz daha kan kaybediyor. Ve bu kan kaybının sorumlusu yağmur değil.
Artık şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Bu yaşananlar “doğal afet” değil, yönetilemeyen bir kentleşmenin ve ertelenen sorumluluğun sonucudur.
Ve doğa, ihmalin faturasını her seferinde daha ağır kesiyor.
Antalya dün bir kez daha uyardı.
Ama belli ki duymayan kulaklar, su sesinden daha gürültülü.