Kadına yönelik şiddet, tarihsel, kültürel, siyasal ve dini arka planları bulunan çok boyutlu bir toplumsal sorundur. 1960’ta Mirabal Kardeşlerin Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı verdikleri mücadelede öldürülmeleri üzerine ilan edilen 25 Kasım, küresel ölçekte kadına yönelik şiddetin geldiği noktayı görünür kılmayı amaçlamaktadır. Ancak bugün hâlâ çatışma bölgelerinde, otoriter rejimlerde ve sosyoekonomik kırılganlıkların yoğun olduğu toplumlarda kadınlar en ağır bedeli ödemeye devam etmektedir. Türkiye’de ise son yıllarda kadına yönelik şiddet artış göstermekte; fiziksel şiddetin yanı sıra ekonomik, psikolojik, dijital ve kurumsal şiddet türleri de yaygınlaşmaktadır. Bu makale, şiddetin tarihsel arka planını, dini değerler bağlamında ahlaki değerlendirmesini ve toplumsal sonuçlarını inceleyerek bütüncül bir yaklaşım önermektedir.
Kadına yönelik şiddet, yalnızca bireysel bir suç ya da ahlaki zaaf olarak değil; toplumsal, tarihsel ve yapısal bir problem olarak ele alınmalıdır. Kadınların bedensel, duygusal ve ekonomik güvenliklerinin ihlali; toplumsal düzenin, aile yapısının ve hukukun işleyişinin bozulduğunun göstergesidir. Birleşmiş Milletler verileri, dünya genelinde her üç kadından birinin hayatında en az bir kez şiddete maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte savaş, göç, yoksulluk ve siyasi istikrarsızlık gibi faktörler, kadınların maruz kaldığı şiddetin niteliğini ve yoğunluğunu artırmaktadır.
Türkiye’de ise özellikle son yıllarda kadın cinayetlerinin sayısal olarak artması, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve hukuki/caydırıcı tedbirlerdeki yetersizlik sorununu gündeme taşımaktadır. Kadınların yalnızca kamusal alanda değil, en güvenli alan olarak kabul edilmesi gereken ev içinde de şiddete maruz kalmaları, konuya daha derinlikli bir analizle yaklaşmayı gerektirmektedir.
1. Tarihsel Arka Plan: 25 Kasım'ın Simgesel Önemi
25 Kasım’ın dünya genelinde “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü” olarak kabul edilmesi, Mirabal Kardeşlerin hikâyesiyle doğrudan ilişkilidir. Dominik Cumhuriyeti’nde Rafael Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal isimli üç kadın, 1960 yılında siyasi mücadeleleri nedeniyle vahşice katledilmişlerdir. Bu olay, kadınların yalnızca toplumsal cinsiyetleri nedeniyle değil, politik aktör olarak güçlenmeleri nedeniyle de hedef hâline gelebileceğini göstermektedir.
Bugün dünya genelinde kadınların maruz kaldığı şiddetin niteliği, bu tarihsel sembolün hâlâ ne kadar güncel olduğunu göstermektedir. Kadınların politik hak talepleri, ekonomik bağımsızlık mücadeleleri ve özgür yaşam arayışları, çoğu toplumda hâlâ direnişle karşılaşmaktadır.
2. Küresel Çatışmalar ve Kadınların Kırılganlığı
Dünya genelinde devam eden savaş ve çatışmalar kadınları en ağır şekilde etkilemektedir. Gazze’de süren insani kriz, Yemen’deki iç savaş, Doğu Türkistan’da otoriter baskılar, Afrika’nın çeşitli bölgelerinde yaşanan çatışma ve açlık dalgaları; kadınların bedensel güvenliklerini, mahremiyetlerini ve yaşam haklarını tehdit etmektedir.
Savaş koşullarında kadınların yaşadığı şiddet üç ana kategoride incelenebilir:
Cinsel Şiddet: Savaş stratejisi olarak kullanılması tarih boyunca yaygındır.
Ekonomik Şiddet: Eş kaybı, göç, mülksüzleştirme ve sosyal desteğin çökmesi.
Sosyal İzolasyon: Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimin kesilmesi.
Bu tablo, kadına yönelik şiddetin yalnızca bireysel bir suç değil, uluslararası güç ilişkileri ve savaş politikalarının doğrudan sonucu olduğunu göstermektedir.
3. Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet: Artan Bir Kriz
Son yıllarda Türkiye’de kadın cinayetlerinde gözle görülür bir artış yaşanmakta, yılın ilk 11 ayında öldürülen kadın sayısının 400’ü aşması kaygı verici bir tabloyu işaret etmektedir. Bu cinayetlerin büyük çoğunluğu failin kadının yakın çevresinden olması, şiddetin mahrem alanlarda gerçekleştiğini göstermektedir.
Türkiye’de kadına yönelik şiddetin yaygınlaşmasının nedenleri arasında:
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, Geleneksel ve ataerkil normların baskınlığı, Medyada kadın bedeninin metalaştırılması, Yetersiz hukuki yaptırımlar ve caydırıcılık eksikliği, Ekonomik bağımlılık ve güvencesiz çalışma, Dijital şiddetin hızlı yayılımı sayılabilir.
Özellikle diziler, haber programları ve sosyal medya içeriklerinin çoğu, kadını pasif, korunmasız veya obje olarak sunarak şiddetin kültürel olarak yeniden üretilmesine katkı sağlamaktadır.
4. Dinî Perspektif: Şiddetin Ahlaki ve İtikadî Boyutu
İslam dini, kadınların onurunu ve güvenliğini temel bir hak olarak ele alır. Kur’an’da erkek ve kadının “aynı özden yaratıldığı” (Nisa Suresi, 1) vurgulanarak insanlık onuru cinsiyet ayrımının üzerinde konumlandırılmıştır.
Ayrıca:
Peygamber Efendimiz, hiçbir kadına el kaldırmamış ve “Kadınlara ancak hayırlı olanlar iyi davranır” buyurmuştur.
Şiddet, İslam ahlakında zulüm kategorisine girer ve zulüm, en ağır günahlardan biri kabul edilir.
Kadına ekonomik baskı, psikolojik taciz, sosyal izolasyon gibi dolaylı şiddet türleri de kul hakkına dâhildir.
Bu açıdan bakıldığında, kadına şiddet yalnızca toplumsal değil, doğrudan dini bir sorumluluk alanına da girmektedir. Dini referansların toplumsal pratikle çeliştiği her durum hem ahlaki hem de toplumsal yozlaşmaya işaret eder.
5. Toplumsal Yapı ve Cinsiyet Rejimi Bağlamında Şiddetin Kökleri
Toplumsal cinsiyet çalışmaları, şiddetin nedenlerini yapısal alanlarda aramaktadır. Kadınların ekonomik alanda geri planda bırakılması, eğitimde fırsat eşitsizliği, karar mekanizmalarında yer almamaları, şiddetin kültürel zeminini hazırlamaktadır.
Medya temsilinde kadınların:
Bağımlı,
Edilgen,
Obje olarak konumlandırılması
şiddetin sıradanlaşmasına ve meşrulaşmasına yol açmaktadır.
Bununla birlikte dijital çağda çevrimiçi taciz, manipülasyon, tehdit ve özel görüntülerin izinsiz ifşası gibi yeni şiddet biçimleri ortaya çıkmıştır. Bu durum kadınların mahremiyet alanını daraltmakta ve sosyal hayattan çekilmelerine neden olmaktadır.
6. Çözüm Önerileri: Çok Boyutlu Yaklaşımlar
Kadına yönelik şiddetin çözümü, tek bir kurumun ya da toplumsal katmanın çabasıyla sağlanamaz. Çok yönlü bir dönüşüm gereklidir:
1. Hukuki ve kurumsal tedbirler
Caydırıcı yaptırımların artırılması
Koruyucu ve önleyici mekanizmaların güçlendirilmesi
Dijital şiddete dair kapsamlı mevzuat oluşturulması
2. Eğitim ve kültürel dönüşüm
Toplumsal cinsiyet eşitliğini önceleyen müfredatlar
Medyada sorumluluk bilinci ve etik denetim
Erkek odaklı güç ilişkilerinin sorgulanması
3. Ekonomik güçlenme
Kadınların iş gücüne katılım oranlarının artırılması
Güvenceli çalışma koşulları
Ekonomik bağımsızlığı güçlendiren sosyal politikalar
4. Dinî ve manevi rehberlik
Şiddetin kul hakkı olduğu bilincinin yaygınlaştırılması
Aile kurumunda sevgi, merhamet ve adalet merkezli bir yaklaşım
Dinî metinlerin bağlamına uygun, toplumsal barışı destekleyen yorumlarının güçlendirilmesi
Kadına yönelik şiddet, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değil; yapısal, kültürel, ekonomik ve siyasi yönleri bulunan karmaşık bir toplumsal problemdir. Türkiye’de ve dünyada yaşanan örnekler, kadınların özellikle savaş, ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlık dönemlerinde daha fazla şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Dini referanslar, kadınların korunmasını ve adaletin tesisi için güçlü etik çerçeveler sunarken, toplumsal yapının dönüşümü için hukuki ve sosyopolitik adımların eş zamanlı atılması gerekmektedir.
“Kadınların salonlarda övüldüğü, evlerde dövüldüğü, sokaklarda katledildiği” bir düzeni değiştirmek, ancak toplumun tüm kurumlarının ortak iradesiyle mümkündür. Bu irade gösterilmediği sürece, 25 Kasım yalnızca bir anma günü olarak kalacak; kadınların adalet, eşitlik ve güvenlik talepleri ise karşılıksız bırakılacaktır.